Destekleyici ilişkiler, bireyin stres düzeyini dengelemesine yardımcı olurken gündelik hayatın yükünü daha taşınabilir hale getirebiliyor. Buna karşılık yalnızlık, çoğu zaman ani değil; küçük kopuşların birikmesiyle derinleşen bir süreç olarak ilerliyor. Cevapsız mesajlar, paylaşılmayan sevinçler ve ifade edilemeyen yorgunluklar zamanla zihinsel yükü artırabiliyor. Literatürde bu durum, tehdit algısını güçlendiren, ruminasyonu besleyen ve kişiyi sosyal hayattan daha da geri çeken bir döngü olarak ele alınıyor.
Bu tablo yalnızca psikolojik bir mesele değil. Araştırmalar, yalnızlığın uyku düzeni, stres yükü ve kardiyovasküler sistem üzerinde dolaylı etkiler yaratabildiğine işaret ediyor. Özellikle kısa vadede koruyucu olan stres yanıtının kronikleşmesi, uzun vadede yıpratıcı bir maliyete dönüşebiliyor.
Ancak burada önemli bir ayrım var: “İlişkinin varlığı” tek başına koruyucu değil. Sağlık ve yaşam kalitesi açısından belirleyici olan, ilişkinin niteliği. Destekleyici bağlar güçlendirirken; çatışmalı ve tüketici ilişkiler yeni bir stres kaynağına dönüşebiliyor.
Ekonomi açısından bakıldığında ise konu daha da dikkat çekici hale geliyor. Sosyal bağların zayıflaması yalnızca ruh halini değil; işe katılımı, üretkenliği ve günlük işleyişi de aşındırabiliyor. Bu nedenle yalnızlık giderek bireysel bir sorun olmaktan çıkıp, kamusal sonuçları olan bir risk alanı olarak değerlendiriliyor. Sağlık harcamaları ve verimlilik kaybı üzerinden oluşan ekonomik yük, “görünmeyen maliyet” başlığında daha fazla tartışılıyor.
Kısacası aşk ve sosyal bağlar, yalnızca şiirsel bir tema değil; insan sağlığını ve ekonomik hayatı etkileyen güçlü bir toplumsal faktör. Bu nedenle topluluk temelli programlar, erişilebilir ruh sağlığı hizmetleri ve bağ kurmayı kolaylaştıran kurumsal yapılar, sosyal politikanın ve ekonomik planlamanın önemli bir parçası olarak düşünülmeli.
© Copyright 2022 İstanbul Gelişim Üniversitesi Tüm Hakları Saklıdır.